e-HayalET Blog Sayfaları

Korsan Marcos-Prenses İrene-Battal Diyaloğunun Tahrifatsız Hali - 2. Bölüm

Gönderilme: yazar: zaman: Genel içinde
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • Tıklanma: 13209
  • Bu iletiye abone ol
  • Yazdır


Korsan Marcos-Prenses İrene-Battal Diyaloğunun Tahrifatsız Hali


Resmi Tez için -mutlaka- bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=tEf60DKXHpU


Diyalog tamamlanmış, Vakanüvis dışarı çıkmış, Korsan Marcos Prenses İrene’yi odasına buyur etmişken, Prenses, çok önemli bir şeyi unuttuğunu fark eder,


Prenses İrene: Yüce tanrım! Koca diyalogda bir kez olsun Battal’in ismini zikretmedik; oysa, eli kulağındadır.

Korsan Marcos: “Eli kulağında!” Aman tanrım, ne güzel şeyler duyuyorum sizden. Her an gelebilir anlamında değil mi?


Prenses, boş gözlerle, Korsan Marcos’a bir miktar baktıktan sonra,


Prenses İrene: Evet! Her an gelebilir ve ben, onun karşısına bu parçalanmışlıkla çıkmak istemiyorum.

Korsan Marcos: Kendinizi, güzel canınızı üzmeyiniz. Birinci diyaloğun gayesi zaten bu parçalanmışlığı yaratmaktı.


Susarlar.


Korsan Marcos: Prenses Hazretleri... Şurada baş başayız. İfşa edilen hikayemiz sizce de çok düz değil miydi?

Prenses İrene: Düz derken?

Korsan Marcos: Şöyle ifade etmeye çalışayım: 3 sayısı tamam! Edebiyat ve savaşta mühim olan tek sayılardır. Dengede savaş, çürütür; dengede hikaye, bıktırır. Siz Battal’ı, Battal sizi seviyordu. Bu durumda ben, hikayede yan cümle bile olamıyorumdum. Asıl şunu işlemek gerekmez mi? İkimiz sizi seviyoruz; ve maalesef, düşmanız. Sizse aramızda kararsız kalıyorsunuz. Bir deniz gibi düşünün kendinizi, ki çok güzel bir denizsiniz, yer yer derin koylar, kimi yerlerdeyse yalçın kayalara dalga sürüyorsunuz. Burada mühim olan kimin koy, kimin kaya olduğu değil; her ikisine de kıyı olduğunuzdur. Gelsin Battal, konuşalım. O da ana kuzusu, canına kastedecek halimiz yok ya.

Prenses İrene: Fakat nasıl olur? Bu mutlu bir hikaye olmaz ki!

Korsan Marcos: Mutlu mu? Hangi hikaye mutlu biter Prenses Hazretleri? Bir madalyonun en az iki yüzü yok mudur?

Prenses İrene: Var mıdır?

Korsan Marcos: Vardır Prenses Hazretleri, vardır. Siz mutlu olursunuz, anti-siz mutsuz olur. Nasıl söylenir? Mutsuzluk da....

Prenses İrene: … Hayata dair.

Korsan Marcos: Budur! Kastım, durumdan vazife çıkarmak değil; asla olamaz. Lakin bir birimizi tamamladığımızı düşünüyorum. Çok hoş bir diliniz var. Okuyor olmalısınız?

Prenses İrene: Maalesef... Tek sayfa çevirmeye mecalim yok. Bütün bildiklerim, saraydaki edebiyatçımızdan kalma; zaten talebelik yıllarımdan aklımda silüeti, dilimde sözcükleri kalan yegane hocam odur. Ona da yazık ettiler.

Korsan Marcos: Sanırım, istemeden bir yaranızı deştim. Özür dilerim.

Prenses İrene: Rica ederim.


Prenses İrene, oda duvarına değil, sonsuz bir yazıya bakıyormuş gibi, gözlerini kısıp, uzaklara dalar.


Prenes İrene:

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres

kar içindeydi

ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım

peronda benden başka da kimseler yoktu

durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri”


Korsan Marcos sırası gelmiş gibi devam eder,


Korsan Marcos:

“perdesi aralıktı

genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

kırmızı dolgun duduklarıysa şımarık ve somurtkandı

Prenses İrene:

“üst ranzada uyuyanı göremedim

habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres”

Korsan Marcos:

“Bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini”


Göz göze gelirler... Korsan Marcos, Prenses’in gözlerinde ilk kez duygu tomurcuğu görür. Okumayı keser, “Nazım’ı, duygularıma alet etmemeliyim,” diye düşünür.


Prenses İrene: Yüce İsa, o ne güzel andı! Dizelerin arasına eridiğimi hissetmiştim. Fakat sevincim çok sürmedi. Onu, “Saman Sarısı”nı okudu, “saraya isyana teşvik” ettirdi diye, apar topar zındana attılar. Bir daha haber alamadım.


Susarlar.


Prenses İrene: Nazım’ı tanıyorsunuz!

Korsan Marcos: Korsanlığımın Hikmeti’dir.


Başını öne eğer. Ayağıyla yerde bir şeyler arıyormuş gibi, eşelenir. Gözleri yerde devam eder,


Korsan Marcos: Prenses Hazretleri, bu coğrafyada, karada eşkıya; denizde korsan olan, Nazım’ı bilmezse haydut olur.


Prenses içinden, “bilse her sarayda haydut diye anıldığını, üzülür mü acaba?” diye düşündü,


Prenses İrene: Prag’a gittim. “Yağmurlar içindeydi Prag.” Habsbuglar’ın sarayına yakın zaten. Hangi sokak, hangi çeşme, hangi bina; hangi dizeye ilham verdi diye diye gezdim Prag’ı... Hem, “gez dünyayı gör Prag’ı” demişler; görmek lazım.

Korsan Marcos: Prag, Kafka’nın, isyanımı en iyi yazan kişinin de şehridir. Prenses Hazretleri, o sözü Türkler, “Gez dünyayı, gör Konya’yı” diye tercüme etmişler; güzel de etmişler. İşte, medeniyet doğurganlığı bu. Son zamanlarda garbi bir şarlatan ve şarki bir cahil, medeniyete dair ileri geri laflar ediyorlar; bilmem farkında mısınız?


Prenses, Korsan Marcos’a, ilk diyaloğun ilk cümlesinden beri, düşmüş olduğu “bilmezlik kuyusundan,” kem talihine ah edip; göğün mavisine, iç geçirerek bakan talihsiz Yusuf gibi bakar. Korsan Marcos, Prenses’e bakmadığı için, bu anı kaçırır,


Korsan Marcos: Medeniyet, insana benzer; zaten doğa ürünüdür. Nasıl insanlar ilişkilerinde yıkıcı, yaratıcı, üretken, kısır, şiddetli, müşfik olurlarsa medeniyetler de kendi aralarında böyle davranırlar. Onların ne ittifak ne de çatışma gibi dertleri vardır. Gün gelir biri diğerini tüketir. Gün gelir ikisi birden tükenir. Gün gelir o tükenmişlikten yepyeni bir cümle oluşur. Gün gelir o cümle, köpüklü dalgalarla, atlasın diğer kıyısına ulaşır. Ama hesap yok, ama kitap yoktur. Homeros’la Nazım’ı düşün. Daha beriye gel, şu pencereden kıyıya bak. Ne görürsün? Dalga mı kıyıyı, kıyı mı dalgayı döver?


Korsan Marcos’un son sorusu, tahta döşemede, ıssız bir kıyıda, ıssız bir kayanın, ıssız kovuğunda kaybolan, ıssız bir dalga gibi kaybolur. Sessizlik olur. Her ikisi de kendi dünyasına dalmıştır. Sessizliği, kapının çalınması bozar. İki baş o taraf dönmüştür ki, içeriye Battal girer.


Korsan Marcos: Battal, civan mert düşmanım hoş geldin.


Battal, adımını derin bir suya atmış gibi, odanın ağır havasına batıverir. Prenses’le Korsan Marcos, aralarında mesafeli bir uzaklık olduğu halde, ayakta ve sanki, çok koyu bir sohbetin ortasındadırlar. Şaşırır.


Battal: Hoş gördüm.


Prenses İrene, aşkına halel getirmiş hissiyle, başı önde, hemen ötedeki koltuğa kendini bırakıverir. Yüzü yerde, aklı Battal’da, nefessizdir. Korsan Marcos, Battal’ın yanına kadar gider ve elini uzatır. Battal, gözleri Prenses İrene’de olduğu halde uzatılan ele icabet eder.


Korsan Marcos: Seninle düşman olmak, tarihin haneme yazdığı en büyük haksızlıktır.

Battal: Bir korsandan beklenmeyecek ağırlıkta cümle oldu.

Korsan Marcos: Cümlenin ağırlığı, söyleyenin değil, onu anlayanın marifetidir.


Battal, ilk kez Korsan Marcos’a bakar. Onu öldürmeye gelmiştir. “Bu mesafeden düşmanlık, hastalıklı insanların karıdır” diye düşünür ve girmek istediği cengi öteler.


Korsan Marcos: Ama biliyorum, seninle düşmanlığımız, Prenses İrene’ya duyduğumuz aşkın ötesinde temellere sahip. Katılır mısın bilmem fakat sen düzenin, bense o düzencinin peşindeyim. Sen içindeki korsanı, bense içimdeki battalı öldürdüm. Hangimiz masumuz?

Battal: Masumiyet! Filmi çekildi, şarkısı yapıldı. Hiçbirimiz masum değiliz, lakin düzensizlik düzen değildir Marcos.

Korsan Marcos: Ben zaten, düzen peşinde değilim Battal.

Battal: O halde doğaya aykırısın. Bak etrafına, düzensiz ne görüyorsun?

Korsan Marcos: Sıkı bir polemikçi olduğunu söylemişlerdi; şaşırmadım. Fakat soruna şöyle bir yanıt vereyim: Bana düzenli bir yapı göster.

Battal: İşte, ikimiz. Şu oda, koltuklar...


Birden Prenses’in yerinde olmadığını fark eder, halbuki kafasındaki en büyük düzen örneği Prenses İrene’dir. Marcos, boşluktan yararlanarak söze girer,


Korsan Marcos: Güzel düşmanım, büyük bir yanılgı içindesin. Sen, ben, şu duvarlar; hiçbir şey düzen içinde değil. Bak, koca derya, nasıl da sallanıyor. Düzen mi şimdi bu?

Battal: Gördüğünü, fazla küçümsüyorsun. Duvarlar, derya belki ama insan düzendir. Tarihi yapan, ona şekil veren düzendir.

Korsan Marcos: Abartıyorsun! Bir insan ne yapabilir? Sizin güzel bir sözünüz var: Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın.

Battal: Fakat o ateş ormanı tutuşturursa gör ne olur. Bir kıvılcım, gün gelir dünyayı patlatır. Misal, Kelebek Etkisi.

Korsan Marcos: Hoş örnekler; ama yetmez. Yanan, orman; patlayan, dünya; kopan, fırtına, bunu niye başka şeylere mal ediyorsun?

Battal: Mal etmiyor, özneyi gösteriyorum.

Korsan Marcos: Fail ha! Hayat, düzgün kurulmuş cümle mi ki, özne hep başta bulunsun? Bunun devriği, pasifi, gizlisi, sözlüsü var. Değil mi?

Battal: Evet ama, çaban ne için? Bak, gelirken gördüm, bir ordu insan toplamışsın. Herhalde Hoşgin oynamak için değil.

Korsan Marcos: Hoşgin?

Battal: Bizim orada çok sevilen bir iskambil oyunu.


Korsan Marcos, “sen de mi?” derecesine gülümser. Elleri arkada, sağa sola volta atmaya başlar. Battal gözleriyle onu takip etmektedir. Korsan Marcos, yine elleri arkada, bacakları hafif açık durur. Çaprazdırlar.


Korsan Marcos: Hoş, Hoşgin için bir araya gelmiş olsak çok hoş olurdu ama şimdi değil... Bu kadar insanı ben toplamadım; kendileri toplandılar. “Bir derdim var” dedim; meğer derdi olan çokmuş. Anlayacağın derttir bizi bir araya getiren; zaten başka türlü nasıl olur? İstersen tecrübe edelim. Haber sal arkadaşlarına, “gelin, felekten bir gece çalalım” de. De de gör bakalım, kaç kişi geliyor. Eğlenceye bile insan toplayamazken, lacivert suların dalgasına nasıl insan toplanır Battal?

Battal: Sıkı vuruş oldu. Fakat bu insanların çetelesi senin defterinde tutulur.

Korsan Marcos: O da düzenin manüplasyonu.

Battal: Marcos, bu diyalog nereye gider? Şu odaya girdiğimden beri, sanki bir ben varım benden içeri. Her şey değişmiş... Seneryo, yönetmen, ışıkçı, çaycı, malzemeci...

Korsan Marcos: Burada ikimiz varız; bir de tarih. Ne güzel değil mi? Kendimiz olmak için her şey müsait. Başkasına konuşmuyor, başkasına oynamıyor, başkasına düşünmüyoruz! Varsa bir yanlış, düzeltmeye gayret ediyoruz, fena mı?

Battal: Öyle mi dersin? Eğer öyleyse, gayesi nedir bu hayatın?

Korsan Marcos: Gayeyi sormamak.

Battal: Belli, baştan yanlış kurgulanmış. Bu diyaloğun evveli nerede?

Korsan Marcos: Yanında cep var mı?

Battal: Var.

Korsan Marcos: Kontürlü, abone?

Battal: Ocağın yıkılmaya Markos, kontürle sefere mi çıkılır? Elbette abone. Üstelik örtülü hesaptan.


Battal, cepkeninin cebinden, henüz jelatini sökülmemiş ifon’u çıkarır, Marcos’a uzatır. Marcos, aleti büyük bir sevinçle eline alır. Evirir, çevirir, okşar.


Korsan Marcos: Şifre?

Battal: 3434

Korsan Marcos: Biliyor musun? Bir parçası sizin oradan. Senin Serdarlıktan.

Battal: Kimin?

Korsan Marcos: Kimin olacak, elmacının.


ifon’un arkasındaki ısırılmış elmayı gösterir.


Battal: Hay çok yaşa! Ben de bu armayı, almayı, nereden hatırlıyorum diyordum. Geçen yıl, Antuan, itlerini üzerimize salmadan, surları güçlendirelim derken, yukarı mahalleden bir zanaatkar gelmişti. Ateş duvarı, turuva atı gibi şeylerden bahsediyordu; mazgal güçlendirmesi, temelden pislik sızıntısı benzeri laflar etmiş, pencerelerin güvensizliğinden bahsetmişti, meczuptur diyerek huzurdan kovmuştum. Sırtındaki hırkanın tam ortasında aynı bu almadan vardı.

Korsan Marcos: Ne’ttin Battalım! Anadolu toprağının, ilk beyin göçüne fail olmuş; fakat bunu büyük bir övünçle dile getiriyor gibisin!


Battal, kısa bir süre, vereceği tepkinin kararsızlığını yaşadıktan sonra; muhtemel pişmanlığını, üst perdeden cümle kurarak, saklıda tutar.


Battal: Yasını tutacak değilim. Nüfus genç, elbet boşluğu dolar. Hem, töremizdir; gidene gel, gelene git demeyiz.


Bu arada Korsan Marcos, e-hayalet.net’e girmiş; hazır girmişken, son aktivitelere göz atıyordur. İçinden, “bunlar da asri korsan, umarım deryalarını bulurlar” der. Diyalogu bulup, telefonu Battal’a uzatır. Battal, diyalogu adeta yutarak okur.


Battal: Hay ocağınız şen ola! Tek bir yerde adım geçmemiş... Sen de, yokluğumdan istifade, Prenses’i, sersem tavuğa çevirmişsin.

Korsan Marcos: Battalım,


Der demez durur.


Korsan Marcos: Umarım, Battalım diyorum diye kızmıyorsun; malum siz Türkler iyelik eklerini fazla ciddiye alırsınız.

Battal: O bizim değil, iyelik eklerinin ciddiyeti.

Korsan Marcos: Öyle deme Battalım... Siz, sizin olduğunu iddia etiğinizi, doğayla bile paylaşmıyorsunuz.

Batta: Umarım buradan, “tek dil, tek bayrak, tek millet”e bağlamayacaksın.

Korsan Marcos: Rica ederim. Seviyeyi niye düşürmek isteyeyim? Ben daha temel şeylerden bahsediyorum. Misal; “ya benimsin ya toprağın” gibi.

Battal: Halkın tavrıdır, münferittir.

Korsan Marcos: Halkın tavrı, münferit olmaz.


Battal bir taraftan, diyaloğu tekrar okumaktadır. Korsan Marcos, Battal’ın, adının anılmadığına alınmış olduğunu ancak anlamıştır. Demin söylemek istediğini boş verir.


Korsan Marcos: Battal’ım, adının geçmemesini tasa etmeni anlayamıyorum. Deryasın, katreyi arıyorsun. Görmüyor musun, diyaloğun kayığı senin sularında yüzüyor.


Battal, bunun övgü mü yergi mi olduğunu anlamaz; kaçamak konuşur.


Battal: Nasıl bitireceğiz?

Korsan Marcos: Elbette içerek. Zaten gürültüye bakarsan, çocuklar yukarıda eğlenceyi koyulttular. İçelim. Bakalım serhoşluğumuz bize ne diyecek? Şu dünyayı, ayık kafayla düşünmek, motoru yağsız çalıştırmaya benzer.

Battal: Ve motoru yakmamak lazım.

Korsan Marcos: Ve motoru yakmamak lazım

Battal: Ne içiyoruz?

Korsan Marcos: Rakı, elbette. Hem de Boğma İncir.

Battal: Hay çok yaşa düşmanım.

Korsan Marcos: Sen de düşmanım, sen de.



İstanbul Latincesi’nden tercüme eden:

Hasever

Zürich, 28 Eylül 2011

Bu iletiyi değerlendir: