Makaleler Bütün Yazılar Makale Edebiyat "İdeoloji Olarak Edebiyat" (*)

"İdeoloji Olarak Edebiyat" (*) HayalET Popüler

http://www.e-hayalet.net/media/reviews/photos/thumbnail/300x300s/a9/f0/8c/13683_eagleton_1265723503.jpg
Yazar: HayalET     Şubat 09, 2010    
 
10.0 (2)
2278   0   1   0   0   2
Write Review

Makale

"Edebiyat ve ideolojiden" karşılıklı ilişki kurulabilecek, iki ayrı olaymış gibi söz elmek, (..) bir anlam­da gereksizdir. Edebiyat devraldığımız anlamıyla ideolojidir. Toplumsal iktidar sorunlarıyla çok yakın ilişkileri vardır. Ancak okur halen ikna olmamış ise 19. yy'da edebiyatın aldığı biçimleri aktarmak sanı­rım biraz daha inandırıcı olacaktır.

19. yy sonlarında İngiliz edebiyatı çalışmalarının artmasının, nedeni konusunda tek bir açıklama istenirse, en iyi yanıt dinin etkisini kaybetmesidir. Viktorya döneminin ortalarına gelindiğinde bu geleneksel olarak güvenilir, son derece güçlü ideolojik biçim can çekişi­yordu. Artık yığınların kalplerini ve zihinlerini kazanamıyordu ve bilimsel keşifler ve toplumsal değişimin çifte etkisiyle önceki sorgulanamayan egemenliği yok olmak tehlikesi içindeydi. Din çok etkili bir ideolojik denetleme biçimi olduğu için bu durum özellikle Viktorya dönemi yönetici sınıfın canını sıkıyordu. Bütün başarılı ideo­lojiler gibi din de açık kavramlar ve formüle edilmiş öğretilerle değil, imge, simge, alışkanlık, ayin ve mitoloji ile işler. Kendini insan özne­sinin en derin bilinçdışı kökleriyle sınırlandırmış hassas ve yaşantısal bir biçimdir; ve T.S.Eliol'ın da gördüğü gibi, böyle yerleşik akıldışı korku ve ihtiyaçlara yanıt vermeyen herhangi bir ideoloji pek uzun ömürlü olamaz. Dahası dinin toplumun her düzeyinde iş görme yete­neği vardır: Entelektüel elit tabaka için öğretisel, kitleler .için. de .sofu bir yönü vardır. Din, dindar köylü, aydın orta sınıf liberalini ve dinbi­limci entelektüeli bir bütün haline getirerek toplumsal "kaynaştırıcı" görevini yapar. Dinin ideolojik gücü insanları, pratikler olarak "maddileştirme" yeteneginde ortaya çıkar: Din aynı türden olma hakkındakı soyut tartışmalardan ibaret değildir, aynı zamanda aynı kutsal kadehten içmek ve ekini kutsamaktır da. Dinin nihai doğrulan aynı edebi simge tarafından dolayımlanan nihai doğrular gibi rasyonel tanıtlama­ya kapalıdır ve dolayısıyla iddialarında mutlaktır. Son olarak din en azından Viktorya döneminde aldığı biçimiyle, uysalIıgı, özveriyi ve düşünsel iç yaşamı besleyen edilgenleştirici bir etkendir. Dolayısıyla Viktorya dönemi yönetici sınıfının bu ideolojik söylemin çözülüşünü tehditkar bir şekilde telaşla izlemesine şaşmamak gerekir.
Bu arada neyse ki, dine hayli benzeyen başka bir söylem yardıma koşar: İngiliz edebiyatı. Oxford Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı pro­fesörü olan George Gordon açılış konuşmasında "İngiltere hastadır ve İngiliz edebiyatı onu kurtarmalıdır. Anladığım kadanyla kiliseler başarısız kalmakta, toplumsal çözümler de etkili olamamaktadır: Bu durumda İngiliz edebiyatının üçlü bir işlevi vardır: Kanımca bizi eğ­lendirici ve eğitici işlevini gene korur ancak aynca ve hepsinden önemlisi ruhlarımızı kurtarmalı ve Devlet'i iyileştirmelidir" der.  Gor­don bu konuşmayı bu yüzyılda yapmış olmakla birlikte aynı sözler Viktorya İngilteresi için de tamamen geçerlidir. Bugün Jane Austen'in romanlarını ve Pound hakkındaki kurusıkı kılavuz kitapları 19.yy. ortalarındaki ideolojik krize borçlu oldugumuzu düşünmek çok şaşırtıcı bir düşüncedir. Din toplumsal olarak kargaşa içinde olan sınıflı ­toplumu bütünleştirebilecek hassas degerleri, temel mitolojileri ve toplumsal "harc"ı sağlayamayınca "İngiliz edebiyatı" Viktorya döne­minden sonraki dönemlerde de bu ideolojik yükü taşıyacak bir özne olarak kurulmuştur. Burada en önemli figür kendi toplumsal sınıfının ihtiyaçlarına olaganüstü duyarlı ve bu duyarlılıgı konusunda gayet açıksözlü olan Matthew Arnold'dır. Arnold'a göre politik ve ekono­mik güçlerini yeteri ölçüde zengin ve incelikli bir ideolojiyle destekle­yemeyen dar kafalı orta sınıfı eğitmek ve Helenize etmek acil bir toplumsal gereksinimdir. Bu, yalnızca, Arnold'ın da dogru olarak algıladıgı gibi İngiltere'de üstünlügünü yitirmek üzere olan fakat orta sınıftan efendilerine yardım edecek kadar ideolojik aracı kalmış olan aristokrasinin geleneksel üslubunu orta sınıfa aşılamakla başarılabilir­di. Devlet okulları, orta sınıfa "ulusun en iyi kültürü"nün bu sınıfa şimdiki durumda kendi kendine edinemeyecegi bir "büyüklük ve asil bir ruh"u getirecekti.
Bu planın asıl başarısı işçi sınıfını bütünleştirme ve denetlernede kazanacagı etkide yatar.
Bir ulusun ruh yüceliğinin azalması ve duygularının körelmesi kendi içinde ciddi bir felakeltir. Ancak orta sınıfın, şimdiki düzeyinde dar, katı, zeki! ve çekicilikten yoksun ruhları ve kültürleriyle şu anda kendilerinden daha geniş ve daha liberal olan yığınları şekilIendir­rnek ve özümsemekte kesinlikle başarısız kalmaları daha da önemli bir felakeltir. Bu yığınlar kendi yaşarn ve etkinliklerini daha canlı kılmak ve dünyayı ele geçirmek için öğrenme isteğiyle doludurlar. Onların bu önlenemez gelişmelerindeki doğal eğitimcileri ve öncüle­ri hemen bir üst kademede olan sınıf yani orta sınıftır. Eğer orta sınıf bu yığınların sevgilerini kazanarnaz veya onları yönlendiremezse, toplum anarşiye düşme tehlikesiyle karşılaşacaktır.

Arnold düşüncelerini ikiyüzlülük yapmadan çok açık bir dilde aktarıyor: işçi sınıfının eğitimini sadece onların yararını düşünerek is­tedigi veya onların manevi durumlarına duyduğu ilginin kendi kullan­dığı, en çok üzerinde durulan terimle ifade edersek "çıkara dayanma­dığı" yollu en ufak bir bahane yoktur. 20. yy'da aynı görüşün bir başka savunucusu çok daha büyük bir açık sözlülükle şöyle demişti: " işçi  s­nıfının çocuklarıyla bazı manevi değerler paylaşılmazsa, bu çocuklar ilerde maddi değerlerin paylaşılmasını tehditle talep eden insanlar olacaklardır."  Eğer kitlelere birkaç roman verilmezse, barikatlar kurarak tepki gösterebilirler.
Edebiyat bu ideolojik girişim için pek çok yönden uygun bir adaydı. Liberal, "insani" bir uğraş olarak politik bağnazlığa ve ideolo­jik aşırılığa karşı kuvvetli bir panzehir olabilirdi. Hepimizin· bildiği gibi edebiyat iç savaşlar, kadınların ezilmesi veya İngiliz köylülerinin haklarının tanınması gibi önemsiz tarihi olaylar yerine evrensel insan degerleri ile uğraştıgı için, işçi sınıfının daha düzgün yaşam koşulları veya kendi yaşamları üzerinde daha fazla denetim sahibi olma gibi önemsiz taleplerini kozmik bir perspektife yerleştirebilir ve onların hatta ebedi doğrular ve güzelliklere dalıp giderek bu tür sorunları unutmalarını bile saglayabilirdi. Viktorya döneminde Edebiyat Ögret­menleri El Kitabı'nda edebiyattan "sınıflar arasında sempati ve dostluk duygusu yaratmaya yarayacaktır" şeklinde söz edilir; başka bir Viktor­ya yazarına göre de edebiyat "insanın günlük iş güç yaşamındaki sis ve dumanın gürültülü karmaşa ve kargaşanın" üstünde herkesin bulu­şup konuşabilecekleri dingin ve aydınlık bir hakikat bölgesi oluştu­rur. Edebiyat yığınları kendi görüşlerinden başka görüşlerin de (özellikle efendilerinin) olduğuna inandırarak onlara çoğulcu düşünce ve  duygu alış kanlığı kazandıracaktı. Onlara burjuva uygarlığının ahlaki zenginliklerini ileterek, orta sınıfın başarılarına saygı duymalarını sağlayacak ve okuma temelinde tek başına uygulanan, düşünsel bir etkin­lik oldugu için de içlerindeki herhangi bir yıkıcı toplu politik eylem eğilimini engelleyecekti. Onların kendi milli dil ve edebiyatlarından gurur duymalarını sağlayacaktı: Eğitim eksikligi ve yoğun çalışma on­ların bireysel olarak bir edebiyat şaheseri üretmelerine engel olsa bile, kendilerinden birilerinin -İngilizlerin- sanat eserleri yarattıklarını dü­şünerek memnun olabilirlerdi. 1891'de yapılan bir İngiliz edebiyatı in­celemesine göre "insanların devletle olan ilişkilerinde, vatandaş ola­rak görevlerini yerine getirirken politik, kültür ve eğitime gereksinimleri vardır; aynca duygusal açıdan kendilerine canlı ve çe­kici bir biçimde tarih ve destan olarak sunulan kahramanlık ve vatan­perverlik örneklerinden de etkilenmeleri gerekir." Ayrıca, bütün bunlar işçi sınıfına klasikleri öğretme zahmetine katlanmadan sağlanabilirdi: Ingiliz edebiyatı kendi dillerinde yazılmıştı, dolayısıyla rahat­ça okuyabilirlerdi.
Edebiyat da din gibi öncelikle duygu ve yaşantıyla işler, dolayı­sıyla da dinden devraldığı ideolojik görev için şaşılacak derece uygun­dur. Aslırıda zamanımıza gelindiginde edebiyat analitik düşünce ve kavramsal araştırmanın tam karşıtı ile özdeş hale getirildi. Bilim adamları, filozoflar ve siyaset kuramcıları, böyle sıkıcı söylemsel uğ­raşlarla dolu olmalarına karşın edebiyat üzerinde çalışmalar daha çok değer verilen duygu ve yaşantı bölgesine yerleşmişlerdi. Kimin yaşan­tısı ve ne türduygular oldugu ise ayrı bir sorundur. Edebiyat Ar­nold'dan bu yana "ideolojik dogma"nın düşmanıdır, bu Dante, Milton ve Pope'u hayrete düşürebilecek bir tavırdır. Siyahlar beyazlardan aşa­ğıdırlar türü inançların doğruluğu veya yanlışlığı bu inançları yaşar­ken hissetmekten daha önemsizdir. Şüphesiz Arnold'ın da inançları vardı, ancak Arnold ideolojik dogmadan çok akla dayalı konumlar ol­duğunu düşünüyordu. Böyle olsa bile bu tür inançları doğrudan ilet­mek, örnegin özel mülkiyetin özgürlügün temel diregi oldugunu açık­ça tartışmak, edebiyatın işi değildi. Bilakis edebiyat zaman aşırı doğruları iletmeli, böylece kitleleri dolaysız bağlılıklarından kopararak, onların hoşgörü, cömertlik duygularını beslemeli ve dolayısıyla özel mülkiyetin devamını garantilemeliydi. Arnold'ın Literature and Dogma (Edebiyat ve Dogma) ve God and Bilde (Tanrı ve İncil) adlı yapıtlarında Hıristiyanlığın sıkıntı verici derecede öğretisel olan bölümlerini şiir izlenimi veren sesler içinde eritmeye çalışması gibi, orta-sınıfın uyutucu ideoloji hapı da, edebiyat şekeriyle tatlılaştırıla­caktı.
Edebiyatın "yaşantısal" doğasının ideolojik olarak uygun olma­sında başka bir anlam daha vardır. Çünkü "yaşantı" en etkin biçim­de kök saldıgı ideolojinin anayurdu olmanın yanında, aynı zamanda edebi biçim içinde bir çeşit kişisel-doyumdur. Eger Uzak Doğu'ya gi­decek zamanınız ve paranız yoksa (İngiliz emperyalizminin emrindeki bir asker değilseniz) o zaman Uzak Doğu'yu Conrad veya Kipling okuyarak ikinci elden "yaşayabilirsiniz". Aslında bazı edebiyat kuram­larına göre bu Bangkok'ta başıboş dolaşmaktan daha da gerçekçidir. İnsan yığınlarının gerçekte toplumsal koşullar sonucu yoksullaşan ya­şantıları edebiyatla zenginleşebilir: Bu koşulları değiştirmeye kalkış­mak yerine (Arnold kendinden sonrakilerden çok daha başarılı olmuş­tur bu konuda) Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı) romanını vererek kişinin daha dolu bir yaşam istegini doyurabilirsiniz.
Bu yüzden akademik bir konu olarak "İngiliz edebiyatının" ilkin üniversitelerde degil teknik okullarda, işçi okullarında ve konuk ög­rencilere verilen ders çevrelerinde kurumlaşmış olması anlamlıdır. İngiliz edebiyatı yoksulların klasiği özel okullar ve Oxbddge'ın çekici çevresinin dışında kalanlara ucuz "liberal" bir eğitim sağlaına biçimidir. Baştan beri F.D. Maurice ve Charles Kingsley gibi "edebiyat" ön­cülerinin çalışmalarında, toplumsal sınıflar arasındaki dayanışma, daha sıkı yakınlıklar geliştirilmesi, milli gurur aşılanması ve "ahlaki" değerlerin aktarımı vurgulanıyordu. Halen İngiltere'deki edebi çalış­maların ayırıcı bir özelliği olan ve diğer kültürlerin entelektüellerini sürekli şaşırtan bu sorun (ahlak değerlerini aktarım sorunu) ideolojik tasarının önemli bir kısmıydı; aslında edebiyatın gelişimi, "ahlak" teri­minin (Arnold, Henry, James ve F.R. Leavis belli başlı eleştirel tem­silcileriydi) anlamındaki tarihsel bir kayma ile atbaşı gider. Ahlaklılık artık formüle edilmiş bir kod veya etik bir sistem değil, yaşamın tüm niteliğini, insan yaşantısının ince ayrıntılarını ele alan hassas bir uğraştı. Başka bir deyişle bu görüşten eski din ideolojilerinin güçlerini kaybettikleri ve artık soyutlama yerine ahlaki değerlerin daha incelikli bir şekilde "dramatik tezahür"le iletilmesinin geçerli olduğu anlamı çı­kartılabilir. Bu 'degerler en canlı biçimiyle edebiyatta dramatize edildi­ği, "hissedilen yaşantı" düzeyine, kafaya vururcasına getirildiği için edebiyat, ahlak ideolojisinin sadece yardımcısı olmaktan fazla bir şey olmuştur: F.R.Leavis'in çalışmalarında açıkça sergiledigi gibi modern çagın ahlaki ideolojisinin kendisidir.

"Edebiyat Kuramı", Ayrıntı Yayınları, 1990, sh 46-52

(*) Başlık Önder Kurt

Üye eleştirileri

Toplam 2 üyeden ortalama puan:

Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0  (2)
Üslup 
 
10.0  (2)
Merhaba Melike,

Doğrusunu istersen sorduğun soru benim de uygun birilerine yöneltmek isteyeceğim bir soru olurdu.

Daha önceki yazdıklarımdan görmüşsündür belki, benim en nefret ettiğim düşünsel pozisyon felsefeyi ve sanatı dışlayan güya sol pozisyondur. Metin Çulhaoğlu'nun sinemaya gidenlere yönelik yazdığı yazıya verdiğim cevapta ve Alan Sokal şarlatanı hakkında yazdığım yazıda tam da bu pozisyonu eleştriyordum..Şimdi Eaglaton'un bu yazısıyla o konumuma ters bir tavır sergiliyor olmayayım edebiyatı redediyormuş gibi görünerek. Yazıyı aktarmamdaki amaç elbette edebiyatı mahkum etmek değildi. Eagleton'un da ettiğini sanmıyorum. Söz konusu olan edebiyatın bence doğasında olan ve iktidar ilişkilerinin çok iyi işine yarayan birşeye karşı çıkabilmek; bireycileşme, kendi iç dünyasına çekilme, öznel duygulanımları evrenselleştirme, birey kültünü yüceltme gibi şeyler.

Malum konu çok çetrefilli. Herkes herşey söylebilir..Senin de yaptığın gibi akla hemen "diyelim bu söylenenler doğru, peki o zaman ne yapılmalı?" sorusu gelir. Haliyle ben de cevap veremem, iyi bir edebiyat okuyucusu olmadığımdan..Ancak şahsen benim aklıma Deleuze ve Guattari'nin "Kafka"nın özelinde minör edebiyat dedikleri şey geliyor..Onların bu kitabı hakkında yazılmış, daha doğrusu sadece o kitap hakkında değil de genel olarak Deleuze felsefesinin Marxism ile oluşturabileceği yeni bir olası alaşım hakkında yazılmış bir kitap. İşte bu kitapta Minör edebiyat'ın nasıl olabileceği anlatılıyor..Bir kere nedir herşeyden önce şu "minör edebiyat"? Benim anladığım kadarıyla kollektif bir edebiyat..Edebiyat olarak ortaya konan ürün bir kollektivitenin ürünü ise eğer, sistemin bağrında bir alan açabilir..Kafka ile şu günümüzün edbiyatçılarını, ya da genel olarak Eagleton'un eleştirdiği yazarların kişisel durumlarını bir karşılaştıralım. Günümüzün "yazarlarına" bir bakalım; diyelim Tuna Kiremitçi..Hiç okumadım. Bir milyon yıl yaşasam da magazin basınına giren birini Lost benzeri birşey yazmadıkça okumam, okursam da edebiyat olarak okumam...Özsel olarak Hülya Avşar'dan farklı yaşamayan, star sistemine dahil olmuş biri "kollektivitelere" ne verebilir?.Yüzüklerin efendisini çok severim, ama edebiyat mı bilmiyorum.

Bunlara karşı Kafka'ya bakalım; Bireyci bir yazar mı? Yani Kafka hakkındaki popüler algılayış doğru mu? Marx ve Deleuze hakkındaki kitabın yazarına göre Kafka bu yaygın algılayıştan nefret edermiş, kendisinin politik bir yazar olarak algılanması gerektiğini düşünürmüş daha çok..Kafka'nın özgünlüğü nerde? Kafka, Prag'da yaşayıp günlük hayatında Yidişce konuşup, almanca yazan bir Yahudi..Sadece bu kadarı bile adamdaki sistem karşıtı özü, doğal "öteki"liğini ve hepsinden önemlisi bir kollektiviye dahil oluşunu göstermez mi? Yahudiler, sürekli baskı altında yaşamak zorunda bırakılmış kapalı bir cemaat ve her zaman doğal bir kollektivite bu yüzden.
Yahudilerin arasından bunca büyük insanın çıkması işte tam da bu onların doğal kollektiviteleri yüzünden belki de..Her zaman egemen sisteme karşı yıkıcıdırlar , doğaları gereği..Doğuştan "öteki"lerdir..

Burdan varmak istediğim nokta, Eagleton'un eleştirdiğinin bir kollektiviteden, bir ortak toplumsal ruhtan esinlenmeyen, "solo" edebiyat olduğudur..Şu anda Türkiye'deki edebiyatın durumu da bu; solo edebiyat..Şan ve şöhretin, bireysel efsanenin kurulmasına tahsis edilmiş bir edebiyat. Böyle solo bir edebiyat, isterse gelen vahiy sonucunda yazılmış olsun, toplumsal anlamda zerre kadar birşey ifade etmez..Eğlenceliktir, Lost, ya da Yüzüklerin Efendisi gibi birşeydir..

Neyse üşenmezsem, bahsettiğim kitaptan "Minör Edebiyat" hakkında bazı şeyler aktarabilirim..Bunun için Kafka adında bir grup kurdum ama alıntıları yapacak enerjiyi bulamadım henüz..Bunları aktarırsam hem Eagleton söyledikleri daha iyi anlaşılabilir hem de senin soruna bir nebze cevap verilmiş olabilir sanıyorum..
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt Şubat 17, 2010
Son Güncelleme: Şubat 17, 2010
#1 Eleştirmen  -   View all my reviews (513)

Minör Edebiyat

Merhaba Melike,

Doğrusunu istersen sorduğun soru benim de uygun birilerine yöneltmek isteyeceğim bir soru olurdu.

Daha önceki yazdıklarımdan görmüşsündür belki, benim en nefret ettiğim düşünsel pozisyon felsefeyi ve sanatı dışlayan güya sol pozisyondur. Metin Çulhaoğlu'nun sinemaya gidenlere yönelik yazdığı yazıya verdiğim cevapta ve Alan Sokal şarlatanı hakkında yazdığım yazıda tam da bu pozisyonu eleştriyordum..Şimdi Eaglaton'un bu yazısıyla o konumuma ters bir tavır sergiliyor olmayayım edebiyatı redediyormuş gibi görünerek. Yazıyı aktarmamdaki amaç elbette edebiyatı mahkum etmek değildi. Eagleton'un da ettiğini sanmıyorum. Söz konusu olan edebiyatın bence doğasında olan ve iktidar ilişkilerinin çok iyi işine yarayan birşeye karşı çıkabilmek; bireycileşme, kendi iç dünyasına çekilme, öznel duygulanımları evrenselleştirme, birey kültünü yüceltme gibi şeyler.

Malum konu çok çetrefilli. Herkes herşey söylebilir..Senin de yaptığın gibi akla hemen "diyelim bu söylenenler doğru, peki o zaman ne yapılmalı?" sorusu gelir. Haliyle ben de cevap veremem, iyi bir edebiyat okuyucusu olmadığımdan..Ancak şahsen benim aklıma Deleuze ve Guattari'nin "Kafka"nın özelinde minör edebiyat dedikleri şey geliyor..Onların bu kitabı hakkında yazılmış, daha doğrusu sadece o kitap hakkında değil de genel olarak Deleuze felsefesinin Marxism ile oluşturabileceği yeni bir olası alaşım hakkında yazılmış bir kitap. İşte bu kitapta Minör edebiyat'ın nasıl olabileceği anlatılıyor..Bir kere nedir herşeyden önce şu "minör edebiyat"? Benim anladığım kadarıyla kollektif bir edebiyat..Edebiyat olarak ortaya konan ürün bir kollektivitenin ürünü ise eğer, sistemin bağrında bir alan açabilir..Kafka ile şu günümüzün edbiyatçılarını, ya da genel olarak Eagleton'un eleştirdiği yazarların kişisel durumlarını bir karşılaştıralım. Günümüzün "yazarlarına" bir bakalım; diyelim Tuna Kiremitçi..Hiç okumadım. Bir milyon yıl yaşasam da magazin basınına giren birini Lost benzeri birşey yazmadıkça okumam, okursam da edebiyat olarak okumam...Özsel olarak Hülya Avşar'dan farklı yaşamayan, star sistemine dahil olmuş biri "kollektivitelere" ne verebilir?.Yüzüklerin efendisini çok severim, ama edebiyat mı bilmiyorum.

Bunlara karşı Kafka'ya bakalım; Bireyci bir yazar mı? Yani Kafka hakkındaki popüler algılayış doğru mu? Marx ve Deleuze hakkındaki kitabın yazarına göre Kafka bu yaygın algılayıştan nefret edermiş, kendisinin politik bir yazar olarak algılanması gerektiğini düşünürmüş daha çok..Kafka'nın özgünlüğü nerde? Kafka, Prag'da yaşayıp günlük hayatında Yidişce konuşup, almanca yazan bir Yahudi..Sadece bu kadarı bile adamdaki sistem karşıtı özü, doğal "öteki"liğini ve hepsinden önemlisi bir kollektiviye dahil oluşunu göstermez mi? Yahudiler, sürekli baskı altında yaşamak zorunda bırakılmış kapalı bir cemaat ve her zaman doğal bir kollektivite bu yüzden.
Yahudilerin arasından bunca büyük insanın çıkması işte tam da bu onların doğal kollektiviteleri yüzünden belki de..Her zaman egemen sisteme karşı yıkıcıdırlar , doğaları gereği..Doğuştan "öteki"lerdir..

Burdan varmak istediğim nokta, Eagleton'un eleştirdiğinin bir kollektiviteden, bir ortak toplumsal ruhtan esinlenmeyen, "solo" edebiyat olduğudur..Şu anda Türkiye'deki edebiyatın durumu da bu; solo edebiyat..Şan ve şöhretin, bireysel efsanenin kurulmasına tahsis edilmiş bir edebiyat. Böyle solo bir edebiyat, isterse gelen vahiy sonucunda yazılmış olsun, toplumsal anlamda zerre kadar birşey ifade etmez..Eğlenceliktir, Lost, ya da Yüzüklerin Efendisi gibi birşeydir..

Neyse üşenmezsem, bahsettiğim kitaptan "Minör Edebiyat" hakkında bazı şeyler aktarabilirim..Bunun için Kafka adında bir grup kurdum ama alıntıları yapacak enerjiyi bulamadım henüz..Bunları aktarırsam hem Eagleton söyledikleri daha iyi anlaşılabilir hem de senin soruna bir nebze cevap verilmiş olabilir sanıyorum..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
benim de roman ve öykülerden başımı kaldırıp okuduğum ender teorik kitaplardan biridir. "Edebiyat kuramları"ndan sonra aynı yazarın "Postmodern Yanılsamaları"nı da okudum. o da oldukça zihin açıcı. Anlaşılabilir olması benim gibi akademik düzeyde okuma yapmamış biraz da kuramdankorkangiller?!den olanlar için çok önemli tabii ki.
bir sorum var önder,
mademki edebiyat karşımıza kriz dönemlerinde tepkisel yöne kayabilecek enerjiyi kanalize etme yöntemi olarak çıkıyor,bu şekilde kullanılıyor, ne yapacağız, insanlara okumayın mı diyeceğiz? bunların edebiyat olmadığını anlatmaya çalışabiliriz belki ama ihsan oktay'ın Suskunlar'ını da tasavvufu konu almış diye bu tür yapıtların içine mi alacağız? peki alternatifimiz ne olacak? hala kaba gerçekçiliği mi savunacağız? örneğin sen yaşayan yazarlardan kimleri okumayı seçersin, yakınlarına kimleri önerirsin?
bir soru dedim ama birkaç oldu galiba:)
Derdimi anladığınızı umuyorum.
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0

benim de roman ve öykülerden başımı kaldırıp okuduğum ender teorik kitaplardan biridir. "Edebiyat kuramları"ndan sonra aynı yazarın "Postmodern Yanılsamaları"nı da okudum. o da oldukça zihin açıcı. Anlaşılabilir olması benim gibi akademik düzeyde okuma yapmamış biraz da kuramdankorkangiller?!den olanlar için çok önemli tabii ki.
bir sorum var önder,
mademki edebiyat karşımıza kriz dönemlerinde tepkisel yöne kayabilecek enerjiyi kanalize etme yöntemi olarak çıkıyor,bu şekilde kullanılıyor, ne yapacağız, insanlara okumayın mı diyeceğiz? bunların edebiyat olmadığını anlatmaya çalışabiliriz belki ama ihsan oktay'ın Suskunlar'ını da tasavvufu konu almış diye bu tür yapıtların içine mi alacağız? peki alternatifimiz ne olacak? hala kaba gerçekçiliği mi savunacağız? örneğin sen yaşayan yazarlardan kimleri okumayı seçersin, yakınlarına kimleri önerirsin?
bir soru dedim ama birkaç oldu galiba:)
Derdimi anladığınızı umuyorum.

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
"Edebiyat Kuramı" kitaplığımda uzun yıllardır kapağı açılmadan duran "öksüz" kitaplardan biriydi. Açıkcası "Edebiyat Kuramı" başlığı hep ürkütmüştü beni.

Ancak dün, "hiçbir kitabın ahı kalmayacak" projem uyarınca, herhangi başka özel bir neden olmadan tamamen rastgele açtım kapağını; beklemekten teksir kağıdı gibi sapsarı olmuş sayfaları. Nasıl da gereksiz yere ürkmüşüm kitaptan; son derece yalın, oldukça espirili müthiş akıcı bir uslupla yazmış üstat. Çeviri de mükemmel olunca ortaya çok değerli bir kitap çıkmış.

Kitabın kolayca okunuyor olması yanıltmasın, aslında içerik ürkmemi haklı çıkaracak zor konuları ele almış ama Eagleton herkesin anlayabileceği bir dille anlatmış.

Alıntıladığımız yukarıdaki bölüme gelince; ilk tepkim "Şu işe bak! Adam Türkiye'deki gittikçe muhafazakarlaştıran kültür ortamını anlatıyor be" oldu.

Edebiyatın, iç yolculuğa çıkmak, tasavvufu/kaybettiğimiz değerlerimizi hatırlamak vs gereçeklerle gerçek sorunları unutturmak için nasıl kullanıldığını deşifre etmek için yazılmış sanki..
Genel Puan 
 
10.0
İçerik/Fikir 
 
10.0
Üslup 
 
10.0
Önder Kurt Eleştiren Önder Kurt Şubat 09, 2010
#1 Eleştirmen  -   View all my reviews (513)

Türkiye'deki Durum İçin Yazılmış Sanki

"Edebiyat Kuramı" kitaplığımda uzun yıllardır kapağı açılmadan duran "öksüz" kitaplardan biriydi. Açıkcası "Edebiyat Kuramı" başlığı hep ürkütmüştü beni.

Ancak dün, "hiçbir kitabın ahı kalmayacak" projem uyarınca, herhangi başka özel bir neden olmadan tamamen rastgele açtım kapağını; beklemekten teksir kağıdı gibi sapsarı olmuş sayfaları. Nasıl da gereksiz yere ürkmüşüm kitaptan; son derece yalın, oldukça espirili müthiş akıcı bir uslupla yazmış üstat. Çeviri de mükemmel olunca ortaya çok değerli bir kitap çıkmış.

Kitabın kolayca okunuyor olması yanıltmasın, aslında içerik ürkmemi haklı çıkaracak zor konuları ele almış ama Eagleton herkesin anlayabileceği bir dille anlatmış.

Alıntıladığımız yukarıdaki bölüme gelince; ilk tepkim "Şu işe bak! Adam Türkiye'deki gittikçe muhafazakarlaştıran kültür ortamını anlatıyor be" oldu.

Edebiyatın, iç yolculuğa çıkmak, tasavvufu/kaybettiğimiz değerlerimizi hatırlamak vs gereçeklerle gerçek sorunları unutturmak için nasıl kullanıldığını deşifre etmek için yazılmış sanki..

Bu eleştiriyi beğendiniz mi? 
 
Powered by JReviews